Bilakis – Öğle Yemeği

Öğle arasında hafif bir şeyler atıştırmak ya da yemek bana mantıklı geliyor, aksi takdirde iş yerindeki yoğunlukla birlikte bir ağırlık çöküyor üstüme. Buralarda yemek yiyebileceğim yerler mevcut ancak hepsi aynı tarz denebilir.
Hafif bir şeyler istediğimde Bilakis’e gidiyorum. Salatalarının hem küçük hem de büyük boy olması hoşuma gidiyor. Aynı zamanda farklı farklı yeşilliklerin yanı sıra kıvırcığın bol olduğu salatalar bana daha lezzetli geliyor. Ancak bu seferki yemekte tavuğum cidden az geldi. Ya da bana öyle geldi ama biraz daha tavuk olsun isterdim. Bir diğer unuttuğum şey ise alışık olmadığım taze nane… Taze nane istemediğimi belirtmediğimden dolayı yoğun nane tadına maruz kaldım, benim hatam.
Ancak bilmiyorum belki vardır, keşfedememiş olabilirim, salatanın içindeki yeşillikler ve diğer malzemeler ile ilgili ufak bir not olsa, salatanın içinde dereotu, maydanoz, nane… vb. şeyleri yemeyenler için hoş olabilir.
Ne olursa olsun Bilakis öğle yemeği için buralarda sağlıklı bir tercih 🙂
Menü ile ilgili detaylı verilere şuradan ulaşabilirsiniz;
http://www.bilakis.net/

Balzamik sirke, zeytinyağı ve nar ekşisi ile şenlendirdiğim salatam 🙂

 

Reklamlar

Fenix – Öğle Yemeği

Dün öğle yemeği için Fenix’teydik. Etilerde konumlanan Fenix dünya mutfaklarından çeşitli örnekleri ile ünlü. Güzel bir menüye sahip fakat midemdeki rahatsızlıktan ötürü ızgara köfte ve parmesanlı roka salatası üzerine yaptım tercihimi. Sunumdan lezzete kadar her şey çok başarılıydı. Bir dahaki sefere de adı aklımda kalmayan (yaklaşık iki satır olan bir ismi vardı) midyeli yemeği yemek istiyorum. Tek söyleyebileceğim roka salatasındaki yağ sanki fazla gibiydi… Aynı zamanda iç kısım dolu olduğundan dekoru çekemedim, bahçe tarafında oturduk. Her iki kısım da çok güzel bir atmosfere sahip…
Edit: Sonunda yemeğin ismini öğrenebildim. Buharda Midye & Baharatlı Kırmızı Köri-Hindistancevizi Sos / Patates kızartması. Öğle menüsünde mevcut. En kısa zamanda yeniden gideceğim.
Fenix’in web sitesi ise: http://www.fenixistanbul.com/#

 

İşte bir dahaki sefere denemek istediğim tabak 🙂 Çok lezzetli gözüküyor ancak neden yanında patates kızartması var onu algılayamadım. Fotoğraf: itsmuesday

 

Köftelerin porsiyonu olması gerektiği gibiydi, ne az ne de çok... Sunumu da başarılı buldum. Sade tabaklar hoşuma gidiyor.

Köftelerin porsiyonu olması gerektiği gibiydi, ne az ne de çok… Sunumu da başarılı buldum. Sade tabaklar hoşuma gidiyor. Fotoğraf: itsmuesday

 

Ojingeo Deopbap – Pilav ve Mürekkep Balığı (오징어 덮밥)

Kore yemeklerinde geniş yer kaplayan deniz ürünleri her zaman yüzümü güldürdü! En sevdiklerim arasında ise ojingeo deopbap geliyor. Mürekkep balığı ya da kalamar ile hazırlanan bu yemek pilav üstü olarak servis ediliyor. Ancak dikkat, acı yiyemeyenlerin bu yemekten uzak durması lazım çünkü hatırı sayılır derecede acı, pilavla bile dengeleyemiyorsunuz. İçine çeşitli baharatlar ya da bitkiler katabilirsiniz. Ancak soğan ve sarımsak kesinlikle bolca kullanılıyor.
Ojingeo Deopbap - Bu sanırım daha modifiye edilmiş hali... Fotoğraf: itsmuesday

Ojingeo Deopbap – Bu sanırım daha modifiye edilmiş hali… Fotoğraf: itsmuesday

 

Kore’de sevdiğim şeylerden biri de ana yemeğin yanına nerede olursanız olun ikram edilen mezeler… Bu mezeler sonsuz bir döngüye giriyor masada. Bittikçe geliyor… Ekstra bir ücreti bulunmuyor ancak şöyle ki Kore’de bahşiş denen bir durum yok bunun yerine sizden alınan ekstra bir servis ücreti var. Bu da uçuk rakamlar değil.

Soğan, Ispanak, Kurutulmuş Karides gibi mezeler… Fotoğraf: itsmuesday

 

Diğer bir yandan her restoranda su ücretsiz…
Soya Filizi, Kimchi... Fotoğraf: itsmuesday

Soya Filizi, Kimchi… Fotoğraf: itsmuesday

 

——-

Bizi Facebook, Twitter ve Instagram’dan takip etmeyi unutmayın ^^

 

 

Kasım 2014 – San Francısco

Git şehrin en tepesine, bütün güzelliği oradan izle ve içindeki huzura huzur kat. Net!
San Francisco… Kaos hiç bu kadar huzurlu gelmemişti bana. Kendimi onca evsizin arasında hiç bu kadar güvende hissetmemiştim. Çeşitlilik hiçbir zaman bu kadar gerçekçi gözükmemişti…
JFK’de yaşadığım kaybolmuşluğun aksine SFO International’da sanki her şeyi elimle koymuş gibiydim, mutluydum; çünkü nerede olduğumu “rahat” bir şekilde algılayabiliyordum. O kalabalığın içinden kolayca beni konaklama merkezime götürecek servise yönelmiştim bile… Bekledim, servisime bindim ve üç saatlik farka alışma savaşı verirken kendimi hostelde buldum…
Hikâye bundan sonra başlıyor benim için San Francisco’da… Belki ömür boyu sürecek dostluklar, düşünce yapımın kısmi değişimine sebep olacak bakış açıları, birçok farklı insan… Yıllardır görmediğim dostlar…
Hosteller her zaman güzeldir insan tanımak için. Ancak şu ana kadar kaldığım hosteller arasında kendi içinde bu kadar organize olanını gördüğümü söyleyemem. USA Hostels San Francisco işini olması gerektiğinden daha güzel yapıyor… Hostelin düzenlediği “ücretsiz” etkinlikler kapsamında neredeyse bütün şehri dolaştım, çok güzel mekânlarda çok “ucuz” lezzetler tattım ve birçok insan tanıdım. Yürüyerek şehirde bir daire çizmenin heyecanını yaşadım. Ayağım rahatsız olmasına rağmen San Francisco’nun yokuşlu yollarında yürüyüp durdum. Kimi zaman yokuşları geri geri çıkmak zorunda kaldık arkadaşlarla.
Coit Tower'dan şehri izlemek ayrı bir keyif. Bulutların dansına şahit oluyorsunuz. Şehirde sadece belirli bir kısımda yüksek binalar olduğu için, geri kalan kısmı incelemek rahat. Nedense pek bir samimi geldi bana...

Coit Tower’dan şehri izlemek ayrı bir keyif. Bulutların dansına şahit oluyorsunuz. Şehirde sadece belirli bir kısımda yüksek binalar olduğu için, geri kalan kısmı incelemek rahat. Nedense pek bir samimi geldi bana… Fotoğraf: itsmuesday

Şehri izlemekten hiç yorulmadım…
San Francisco’da sevdiğim şeylerden biri, insanların önyargılarının neredeyse, tamamen yıkılmış olması. Nereden geldiğiniz, ne dili konuştuğunuz kesinlikle önemli değil. Çok sevdiğim arkadaşım Burkay bana bir şey demişti. San Francisco’da bir mağazaya çıplak girsen, sana neden çıplaksın diye sormaz, buyurun nasıl yardımcı olabilirim diye sorarlar… Herkeste olmasa bile insanlardaki bu rahatlık şehrin atmosferine de işlenmiş… Önyargısız bir ortam hissedebilmek şahane…
Diğer bir yandan, şehirdeki doku çok çeşitli. Bir yanda Çince, bir yanda Korece yazılara rastlamak mümkün… Çok sayıda restoran ve kafe mevcut. Hepsi farklı bölgelerden gelme. En güzeli de ne kadar fast-food restoranı varsa bir o kadar da butik restoran var. Neredeyse bütün öğle yemeklerimi Çin Mahallesinde yerin bir kat altında konumlanan bir restoranda yedim. Küçük ama çok sevimli bir yerdi…
New Woey Loy Goey (http://www.urbanspoon.com/r/6/88182/restaurant/Chinatown/New-Woey-Loy-Goey-San-Francisco) Özellikle wi-fi de mevcut dipnot olarak belirteyim.
New Woey Loy Goey 'de yediğim etli wonton çorbası. Hemen arkasında da kadraja girmiş çin çayım ^^

New Woey Loy Goey ‘de yediğim etli wonton çorbası. Hemen arkasında da kadraja girmiş çin çayım ^^ Fotoğraf: itsmuesday

Nereden anlatsam nereden bağlasam bilemiyorum ama bu şehir hiçbir çaba göstermemesine rağmen gönlüme girmiştir…
Tabi ki San Francisco bu kadar bir yazıyla bitmez devamı gelecektir… Bu da bir girizgah olsun…
—–
Bizi, Facebook, Twitter ve Instagram hesabımızdan takip etmeyi unutmayın 🙂

Banana Splıt – Bıg Chefs

Sunumu şirin bir kavanoz içerisinde gerçekleşen Banana Split, yaz aylarında vanilyalı dondurması ve kreması ile serinletici bir lezzet. Kimi zaman öğün yerine bile geçebilir gibi sanki. Porsiyon olarak da çok büyük.

Sunumu şirin bir kavanoz içerisinde gerçekleşen Banana Split, yaz aylarında vanilyalı dondurması ve kreması ile serinletici bir lezzet. Kimi zaman öğün yerine bile geçebilir gibi sanki. Porsiyon olarak da çok büyük. Fotoğraf: itsmuesday

Karamelize muz, vanilyalı dondurma, krokan, krema ve çikolata sosun harika birleşiminden oluşan Banana Split. Ne kadar tok olsam da, mutlaka yediğim bir tatlı. Bence Big Chefs’in en başarılı tatlısı, her ne kadar muz, çikolata, krema üçlüsü çok tatlıymış gibi hissettirse de gerçekte öyle gelmiyor. Sanki bana göre hafif bir tatlı.

Kore – Kişisel Mühür

Kore’de genellikle imza kavramı bulunmamakta, resmi belgelerden çeşitli sanat eserlerine kadar birçok şeyin altında şahsa özel mühür basılarak “imza” atılmış oluyor. Bunları resmi mevkilerde kaydettirip kullanabiliyorlar.

Daha turistik bir versiyonunu ise Itaewon metro durağının 2. çıkışındaki süper “cool” olan amcadan temin etmek mümkün. Eğer vaktiniz varsa bu amcanın yaptığı diğer eserleri de incelemeniz gerekir…

Damga ile ıstampa yaklaşık 5.000 Won yani 12TL civarı, 10 dakikada da kendinize özel bir mühre sahip oluyorsunuz. Mührünüzün tahtasını da, büyüklüğünü de istediğiniz gibi ayarlayabiliyorsunuz, seçebileceğiniz pek çok renk ve çeşit mevcut, tabii fiyat da ona göre değişmekte…

Fotoğraf: itsmuesday

 

Bungeoppang – 붕어빵

Kore’ye özgü olan Bungeoppang özellikle kış aylarında sokakta satılan bir atıştırmalık ürün. İçinde şeker ile harmanlanmış kırmızı fasulye püresi var. 4 tanesi 1000 Won yani yaklaşık 2 TL bu sebeple hem ucuz hem de doyurucu.

Eğer Kore’ye yolunuz düşerse kırmızı fasulye püresine aldırmadan yemenizi öneririm. Özellikle taze çıkanlarından yendiği zaman pek bir keyifli oluyor.

Kore'ye özgü sokak atıştırmalıklarından biri olan bungeoppang (bungoppang) Seoul sokaklarında imdadımıza yetişti!
Kore’ye özgü sokak atıştırmalıklarından biri olan bungeoppang (bungoppang) Seoul sokaklarında imdadımıza yetişti! Bu fotoğrafı Little Prince köyüne giderken çekmiştim. Hafif kaybolduğumuzdan çok acıkmıştık! Fotoğraf: itsmuesday

Deniz Mahsüllü Risotto – Istanbul Modern

Risotto ile aram hiçbir zaman iyi olmadı ancak İstanbul Modern’de yemiş olduğum bu deniz mahsüllü risotto şu ana kadar beni rahatsız etmeyen tek risotto oldu. Genelde deniz ürünlerinin içinde olduğu bir yemekte, “gerçekten” deniz ürünü kalitesi tartışılır seviyede oluyor”du” fakat yemiş olduğum bu risotto gerçekten içindeki deniz mahsüllerinin bolluğu ile de keyif vericiydi. Eşsiz manzara, güzel sohbet ve güzel yemek, kuzenle geçirilen kaliteli zaman gibisi yok.

Deniz Mahsüllü Risotto
Fotoğraf: itmuesday

Kasım 2014 – New York

Peri tozunun daha yere düşmeden yok olmasına sebep olan bu hız…

Hızlı yaşamayı artık genlerimize kodladık sanırım. Teknolojinin bu denli hayatımızın içinde olmasını sorgulamak bir yana, artık hızın ön planda olduğu bir dönemde olmak bazen korkutuyor beni… Uyum sağlayıp sağlayamayacağımı sorgular oldum… Beni üzen bazı gerçekler var evet, doya doya anın tadını çıkarmaktansa bir acele içerisinde geçiştirir olduk her şeyi. Yemek olsun, kahkaha atmak olsun, izlemekten keyif alacağımız bir konser olsun değer verebileceğimiz birçok olguyu sıradanlaştırdık sanki. İster teknoloji deyin ister küreselleşme. Ben insanoğlunun kendi kendine yaptığına inanıyorum bunu. Bu hız, kısmen bazı alanlarda inanılmaz faydalı olsa da günlük hayatta zaman zaman o kadar can sıkıcı oluyor ki… Artık fotoğraf çekmeden yemek yemeğe başlamıyor, konserde en önde olmak ve bütün konseri kaydetmek için birbirimizle savaşıyoruz… Bütün bunlara çok fazla şahit olmamıştım kendi ülkemde, nitekim zamanla artan bir olguydu benim için ancak korkutucu bir seviyesi henüz yoktu. Yaklaşık bir ay önce Amerika’ya on beş günlük bir seyahat düzenledim, kendi başıma gidip keşfetmek ve gözlemlemek uğruna, on beş gün kuzeyden güneye gezip durdum. New York, San Francisco, Los Angeles… Hepsi hakkında söyleyeceklerim mevcut, kafamda bir türlü toparlanamıyor; çünkü söylenecek çok ama çok şey var.

Yanlış hatırlamıyorsam burası 80. kat olmalı. Eğer 7-10 dolar kadar eksta bir ücret öderseniz 100. katlara çıkabiliyrosunuz. Ayrı eski bir asansör mevcut ama orada camın arkasından manzarayı izlemek mümkün… Fotoğraf: itsmuesday

Yukarıda bahsettiğim “hızlı tüketim” olayına geri dönersem eğer; belki, New York’tan istediğim tadı alamamanın sebeplerinden biri de bu olsa gerek sanırım. Hala bahsettikçe o kekremsi tat geliyor aklıma. Onca güzel unsurun, arasında kaybolup gittiği samimiyetsizlik, bir an evvel ayrılma hissini körüklüyor içimdeki. Size şurası böyle güzeldi şöyle iyiydi diye anlatmayacağım. Değişmeyecek şeyler var ki bu da bir gerçek, Broadway’de izlediğiniz bir müzikalin içinde şahit olduğunuz emek fırtınası, ya da Empire State Building’in doruğundan gözlerinizin altında uzanan New York City’nin eşsiz manzarası… Aldığınız haz ilk deneyim heyecanı ile harmanlanınca güzel bir tebessüm kalıyor yüzünüzde. Ta ki gerçek dünyayla yüzleşene kadar… Evet, şehir kalabalık bu bir gerçek, ancak bu kalabalık o kadar çeşitli ki, herkes ayrı telden çalıyor ama tek bir ortak nokta var o da tüketim. Tüketimin sıradanlaşması, hız kazanması ve hiç durmadan hızlanması… Şehirdeki enerji sizi bir “Newyorker” olma yolunda eğitiyor resmen ve sizde olan bütün özellikleri, ayrıcalıkları sömürüyor gibi hızlı tüketime itekliyor bünyenizi. Bir şeyler tüketmedikçe New York’ta var olamıyorsunuz sanki “invisible” oluyor, görünmezlikle baş başa kalıyorsunuz. Ben üçüncü günün sonunda kendimi çok alakasız yerlerden alakasız ürünler alma isteği içerisinde buldum. Normalde para harcadığım tek şey gezmek olurdu… Nasıl bir subliminal marketing işledi içime hiçbir fikrim yok açıkçası; ancak, insanların günlük hayatlarına bile kodlanmış olan bu hızlı olma ve hızlı tüketim arzusu, gökdelenler arasında daha da boğulmama sebep oldu…

Empire State Building – Fotoğraf makinesini parmaklıkların arasından sarkıtıp fotoğraf çekebilmek mümkün ^^ Fotoğraf: itsmuesday

Bu yüzden rüyalar şehri New York, ilk izleniminde benden geçer not alamadı. Şehri doyasıya tadamadım… Üzgünüm. Belki de ister istemez diğer şehirlerle kıyasladığım için bu kadar etkilenmemiş olabilir ya da alışverişten önce gelen birçok şey olduğu için bana göre… Tabii ki yine de mutlaka görülmesi gereken bir yer New York. Bir kez bile olsa görülmeli…